16 Kasım 2007 Cuma

KİNYAS: Benim adım kinyas. İsmimi kendime ben verdim. Bitmeyen bir öfke ve mutsuzluğun ifadesi. Bütün insanlara kızgınım. Yaşadıkları için. Hayattan midem bulanıyor... Ateşle oynarım. Yeterince benzin ve karşımda oturan adamın ceketinin iç cebindeki çakmakla dünyayı yakabilirim. Benim adım Neron. Geceleri çaldığım arabalarla gezerim. Tokyo'da doğdum. İki zenciye üç gram kokain karşılığında bileklerimi kestirdim. Sabah uyandığımda okyanus beni yıkadı. Benim adım Steve Mcqueen. Bütün bildiklerimi kusarak hayatta kalıyorum. David Bowie'yi rüyamda gördüm. Sabah bir gözüm yoktu. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrıdan vazgeçtim. Ölmekten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve yukarda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem gerekecekti. Ölmek istemiyorum çünkü tanrıyı da öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benden başka kimse dayanamaz. Hayatımı diktiler. Oysa ben yırtmak için çok uğraşmıştım. Benim adım Deacn Moriarty. 140'ı geçince direksiyonun üstüne yattım. Beş bin film seyrettim. Her şeyin farkına vardım. Farkına varılacak bir şey kalmayınca sıradaki hayat gelsin dedim. Ne gelen var ne de giden sadece kinyas ve ben... Kendimi tanıyamadım. Zamanım olmadı. Binlerce dilim pizza yedim. Pepperonili ve siyah zeytinli. Benim adım Houdini, ayak basmadığım yer kalmadı. Kalan varsa onları da amuda kalkar geçerim! Şiir yazdım. Tam üç tane. Birini rendeleyip makarna sosuma kattım. Diğerini yakıp küllerini kum saatine koydum. Zaman kazandım böylece. Sonuncusunu ise şimdi yazdım. İşte geliyor:

Sözlerimin sonunu duymadığın zaman.
Cümlelerimin sonunu duymadığın zaman.
Değiştiriyorum son kelimelerimi.
Değiştiriyorum sonumu.

Yıllar önce, okuduğum kitaplardaki, seyrettiğim filmlerdeki yalnız insanlara özenirdim hep. Yalnızlara. Konuşacak kimsesi olmayanlara. Sonra hayat beni buralara getirdi. Tabii ayaklarımın azımsanamayacak yardımıyla. Ve artık o roman karakterlerinden biri oldum. O kitaplardaki yalnızlığı çok gösterişli bulurdum. Aynı zamanda da korkutucu. Kendime “Bu kadar yalnız kalınabilir mi?” diye sorardım. “Sosyal hayvan insan, dayanabilir mi kimsesizliğe?” Ama artık biliyorum yalnızlığın korkulacak bir yanı olmadığını... Tabii bunu ruh sağlığı yerinde ve içlerinde tek bir kişilik taşıyanlar için söylemiyorum. Sözüm benim gibi içinde binlerce ruh taşıyanlara, Uzakdoğu efsanelerindeki canavarlar gibi yedi kafalı tek bedenli insanlara. Ben hep kalabalık oldum. Şehrin uzağındaki bir semte giden, günün tek otobüsü kadar kalabalık. Tıkış tıkış! Herkesin üst üste olduğu bir otobüs kadar. Dolayısıyla iyi geldi bana yalnızlık. Kendime yeterince zarar veriyordum. Ve bir de dünyanın vereceği zararları ortadan kaldırmanın imkanı olmadığına göre, yoklarmış gibi davranarak yalnızlığı seçmek en doğrusuydu...
Yalnızlık kurşun geçirmez. Dostluk, aşk, aile geçirmez. Hiçbir şey geçirmez. Dışarıdan sokmadığı gibi içeriden de çıkartmaz. Cerahat yapar. Antibiyotiğini de kendinde besler. Yeter ki nerede olduğu bulunsun... Ruhun nerede olduğunu düşünürüm bazen. Vücudumun neresinde? Sonra karar veririm. Ruhum, bedenimin bittiği yere kadar...

Kim kimi kurtarabilmişti şimdiye kadar? Beni kim kurtaracaktı? “Kurtuluş” dedim “Ankara'da bir mahalle.” fazlası değil. Belki bir de Bob Marley'in en iyi şarkısı. Daha fazla düşünmeye gerek yok. Adı her yerde, kendisi yok. Kurtulmaya gelmiyoruz bu dünyaya. Daha da saplanmak için buradayız. Dibine kadar. Onun için çürüyor bedenlerimiz ölünce. Mısırlılar uğraşmış efendileri kurtulsun diye. Ama nafile. Çaresi yok. Kurtuluşu beklemek yararsız. Gelmez çünkü. Kontenjan dolmuş. Biz daha çok kötülüğün sınırını zorluyoruz. Mucizeler bitti. Doğmak yeterince mucizevi. Başka bir tane daha beklemek aptalca. Ölmek de ikincisi. Bunların arasında da bir şey yok. Kimse beklemesin...

'Hiç uykum yok. Hiç uyuyamıyorum. Domuz gibi içiyorum. Ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum. Sabaha beş saat var. Annemi düşünüyorum. Nerededir şimdi? Aynada kendime bakıyorum bazen. Ve tek kelime etmesem bile vücudum yaşadıklarımı, hayattan ne anladığımı anlatmaya yetiyor. Sağ omzuma kendi çizdiğim kelebek, beğenmediğim için üzerine attığım çarpı işareti ve altında aynı kelebeğin bir Japon tarafından çok daha iyi işlenmişi. Sol dirseğimin iki parmak yukarısındaki kurşun yarası. Bileklerimdeki otuz dört dikiş. Medeniyeti bir aralar, herkes gibi yaladığımı kanıtlayan apandist ameliyatımın izi. Ve sırtımı çok, hızlı yaşlandım! Ancak hayattayım.
Kayra, bir gün bana “Mutsuzluğuna hiçbir çare aramıyorsun” demişti…

Biraz önce Kayra'nın sesini duydum. Başlamıştır rüyalarını saymaya. Onun da ölmesini engelleyenler, işte o rüyalar. Uyku, hissederek yapabildiği son iş. Elinde kalan son huzur. Rüyaları ise yeryüzünde bir türlü arayıp da bulamadığı evi. Ama o, ev fikriyle kendini rahatlatırdı. Yolculuğu, gecesi ne kadar kötü geçerse geçsin dönebileceği ve hiçbir şey olmamış gibi kendisini bekleyen bir evin olması, hayatındaki bütün tehlikeli işleri yapabilmesini sağlıyordu... Ama bir gün, çok kötü bir şey oldu. Yazdığı kitabı yeni bitirmişti. Evet, Kayra çok iyi bir yazar olabilirdi. Eğer bu kadar nefret etmeseydi mürekkepten ve bu kadar uyumasaydı...

Az yedim çok içtim. Hala içiyorum. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye ne bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, aşık oldum. İkisini de arkama bakmadan bırakıp gittim. Geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim. Dünyayı bir oyuncağa çevirdim. Ayak basmadığım yer kalmadı. Kalan varsa, onları da amuda kalkar geçerim! Duvarlara, bedenime resimler çizdim. Bir gün öyle bir gürledim ki önümde duran şarap kadehi çatladı. Benim adım Hitler. Kendi ordumu kurmak için bir sürü kadına tohumlarımı bıraktım. Şimdiyse ağlıyorum. Hepimiz için. Çünkü hiçbiri işe yaramadı...

Mutlu olunabileceğinin en büyük kanıtıyım. İnsanlık, ahlak ve toplum adına onu da kurtarmak istiyorum. Gerçek isminin kayra olmadığını hatırlamasını istiyorum. Ve artık bilmesinin zamanı geldi! Gözlerini açmalı. Nefsine sahip çıkmasının zamanı geldi. Hayat reddedemeyeceği kadar güzel ve gerçek. Bu hayatta umut, sevgi, dostluk, insanlık var! Ölüm ise boş bir kağıt!
Yolculuğunun parçaladığı hayatını toplayıp geri dönmelisin. Çünkü burada her şey var! Her şey var! Her şey var!"

Bir adım daha atsam çıkacaktım. Sadece insanlıktan değil, bütün dünyadan. İnsanın kendi imkanlarıyla bir uzay mekiği inşa etmesi böyle oluyor işte. Önce deneme mahiyetinde fırlatılan maymunlar gibi birkaç duygu bindiriliyor mekiğe. Sonra da bütün beden, bütün beyin hazırlanıyor, dünyanın dışına yollanmaya. Tek amaç, Ay'a benzeyen bir uydu olmak.
Dünya güzel ama çok uzaktan diyebilmek...

Gerçekten de hikayenin sonuna geliyoruz. Ve çok yükseklerden düşeceğiz. Unutuyoruz. Hissetmiyoruz. İstemiyoruz. Yaptıklarımız, daha çok eski alışkanlıklar.

Konuşmalarımız, elli kelimelik bir bulmaca. Çok fazla tanıdık hayatı. Şimdi kusma zamanı! Ama her tükürdüğümüz pislik, yanında bizden bir parça da götürüyor...

Bütün hayatımız boyunca beklediğimiz ve nereden geleceğini bilmediğimiz huzuru arıyoruz. Ve tükenmez huzur arayışımız hayatta kalmamızı sağlıyor. Aslında yalan söylüyorum. Ben hiçbir şey aramıyorum ve beklemiyorum. Sadece duruyorum. Kaçanı da durduruyorum. “Durun!” diyorum, “Gitmenize gerek yok. Onlar size gelirler!”

Kayra, “Ne kadar yalnızsan o kadar uzağa gidersin. Ne kadar terk edersen o kadar ölürsün.” demiştik. Hatırlarsın... Seni Abijan'daki otel odanda gördüğün rüyalardan uyandırdığım için pişman değilim... Ama bil ki, zihnin cehennemindir. Sonsuza kadar yaşayacak. Senin gibi. Öldüğünde ise, sen orada olmayacaksın ne yazık ki!

Ağlamak için gidiyordum. Etimin parçalanışını görmek için gidiyordum. Ruhsal hayatımla alay etmek için, bildiğim her şeyle mücadele etmek için dönüyordum. Ne kadar dayanabileceğimi, ne kadar duyarsız olduğumu anlamak için gidiyordum. Sokaklarında tesadüfen babamı görebileceğim şehre...

Resmin sınırı fotoğraftı. Müziğin sınırı da makinelerden çıkan sesler oldu. Her uyuşturucu kendi tarzını yarattı. İnsanlar beyinlerini uyuşturma yöntemlerine göre sınıflara ayrıldılar. Hepsi kendini kandırdı. Benim kandıracak kimsem yoktu. Çünkü kanmış olarak doğmuştum!

Hepsinden de uzakta olmak istiyordum. Dışarısı hayatın kaynadığı yerdi. Ama ben istemiyordum o hayattan. Hayır! Sokakta yeterince zaman harcamıştım. Biliyordum neler olduğunu orada. Kimse gelip anlatmasın bana, sokaklarda olup bitenleri...

Kin'in Yas'ından eser kalmaz bu gidişle. İsmim Ahmet olur. Pierre olur. İnsanın hayvanından eser kalmaz bu gidişle. Mesleğim işçilik olur. Politikacılık olur. Hayatın ölümünden eser kalmaz bu gidişle. Evim uyku olur. Kinyas rüya olur…

Nasıl bu hale geldim? Nasıl bu kadar insanlıktan çıkabildim? Seyrettiğim filmlerdeki kahramanların gerçek olabileceklerine nasıl inandım? Romanların, tuvalette okumak için yazılmış olabileceklerini nasıl düşünemedim?

Kötülüğümüzün, hayata kör bakışımızın nedeni aynı değildi. Onun acısı ve acımasızlığı romanlardaki gibiydi. İnsani bir tarafı yoktu. Kayra olmasının, içinde beslediklerinin dışında gözle görülür bir nedeni yoktu...

Hiçbir şey yok! Hiçbir şey yok! Hiçbir şey yok! Artık zamanı geldi. Artık acı zamanı. Şiddetin şiiri duyulmalı, kargaşa başlamalı, İnsanlar ağlamalı. Dünya üstündekileri kusturacak kadar hızlı dönmeli…

11 Kasım 2007 Pazar

Annem bilemezdi dünyanın sonunu doğurduğunu!

Nargileyle sevişenleri seyrettim. Beş bin film seyrettim. Her şeyin farkına vardım. Farkına varılacak bir şey kalmayınca da '' Sıradaki hayat gelsin! '' dedim...

Ben dünyayı dinleyen 69 kiloluk bir stetoskobum...

Düşüncelerine susturucu takılmış bir insan olsaydım eğer korkardım ölümden. Ama o kadar uzağım ki sessizliğe..

Hiçbir şeyi hak etmediğimi düşünmek uçurum gibi bir aşağılık kompleksi mi bilmem?!

Tek spor sekstir. Herkes kazanır. Hepsi bu...
Dünya üzerinde faşistin ne kadar iğrenç bir geçmişi varsa komünistinde o kadar kötü bir geçmişi vardır. Ne de olsa ikisini de insan icat etmiştir...
Hayatın arka kapısı yoktu, gizlice sigara içilen karanlık bir bölmesi yok! Her şeyi bilen her şeyi bilmeye devam ediyor...

Yalan ancak ayrıntılarla gerçek olur, birini kandırmanın en iyi yolu ayrıntılardır.

Uyuyan bir katille uyuyan bir azizin farkı yoktur.
Anlarlar belki de delilerin dünyanın gerçek efendileri olma ihtimallerini...
Ama dediğim gibi en büyük hatam insanlardan cümlelerimi bitirmelerini beklemekti. Hayatımın belli bir dönemine kadar hep böle yaptım zaten. Gözlerinin içine baktım beni bilsinler diye. Kadınlardan bunu bekledim. Birisi gelip (evet seni tanıyorum) desin diye bekledim.

Çok Şey Gördüm, Beni Yüzüstü Gömün...

Birden farkettim ki ne ben, ne de başka birisi hiçbir yere ait değildi. Aidiyet bir kandırmacaydı küçük çocuklara anlatılan...

Terk ettiklerimi dikiz aynalarında aramak artık acıtmıyordu beni...

Hayat = Zevk-Acı. Sonuç pozitifse yaşamısındır hayatı. Negatifse ölmüşsündür doğduğun gün.

Dünyayı versem tanrıya, damlasını vermez bana mutluluğun. İsmim kayra, kader demek, tanrının ya da mutlak bir enerjinin hayatı programlaması demek. Ne büyük bir güç!